Savaş, Kıyametin Dört Atlısından İkincisi, dökülen kanların rengini taşıyan kırmızı bir ata bindiği, kan dökecek savaş getirecek büyük bir kılıç taşıdığı söylenir. Savaş, çoktan aramıza gelmişti, hiç bu kadar geniş ve etkili olmamıştı. Bir imparatorluk çöküp Anadolu'da genç bir Cumhuriyet Yükselirken, Uyanmışlar ise yeni bir Yükseliş arasında karar vermeye çalışıyorlardı. Çok önceden bildirilen kehanet, İrfanı bol olan kâhinlere ulaşmaya başlamış. Son’un, Kıyamet’in geleceğini bildirmişti, Kulenin Sahipleri karar vermek zorundaydı…
Yüce Dokuzlu Kurulu, 1904 yıllarında İbn-i Eter'lerin Gelenekseller'e katılması yönünde vuku bulmuştu, ve kendilerine yeni katılan bu garip dostlarının "kaçırdığı" bilgileri çözmek için bir kere toplanıp sonra da şu ana kadar sessizliğini ve gizliliğini bozmamıştı. Ta ki Savaş Galata'nın kapılarına dayanıp bir devri sonlandırana kadar.
Kurul, Galata Kulesi'nin hiç bilinmeyen Ahl-i Batin'ler tarafından varedilen anca Uyanmışların girebileceği gizli katında sıcak bir Ağustos gecesi bir araya gelir. Kara haberin tez yayılmasıyla, İstanbul'un tüm saygın büyücüleri (bkz. Wizards of Istanbul VIII 15 Mayıs'da reklama gel bea) mekana gelir ve hararetli bir tartışma başlar...
Baş Büyücü ortama teşrif etmeden evvel, İstanbul Euthanatos Evi Temsilcisi "Yeniçeriler"den Kuvay-i Milliye'de görev alan kurula Çanakkale harbinden sonra katılan Gazi Ali Çavuş, elinde belgelerle gelir masa başında oturanlara şöyle bir bakar,
"Kazamız mübarek olsun, barış antlaşmasını bizden evvel devlet-ül cihan'ımız imzalamış."
Sarma cigarasından bir nefes çekip Ehl-i Keyf'indeki sek rakısından bir yanındaki sudan iki yudum alan Rıza Bey, buğulu gözlerle bakar ve sorar,
"Niye suratın solgun o zaman? Bir de bu barış antlaşması ise niye "kazamız" mübarek oluyor?"
Burnundan nefes verip kızgın bir bakışla belgeleri masaya atan Ali Çavuş, masadakilerin belgeleri okuyup tepkilerini dikkatlice izledi. Rıza Bey, belgelere çabucak bir göz gezdirdikten sonra cigarasını elden düşürüp yanıp kül oluşunu dumanların uçup gidişini her anını yavaş yavaş izledi. Neşe dolu adamın buğulu gözlerini efkarlı gözler almıştı. Belgeleri Rıza'nın elinden "yanmasın" diye alan kulenin önde gelen sahiplerinden ustasının yokluğunda Hermes Topluluğunun temsilcisi olarak yer alan Genç Ateş bir belgelere bir de düşen cigaraya baktıktan sonra içinden söylenmek isterken nefesine hakim olamadı,
"Küller küllere, tozlar tozlara, ustam ne düşünürdü acaba?"
Genç çocuğun elinden belgeleri alan, yaşlılığı yüzünden ve ağarmış uzun sakallarından belli olan devamlı tesbih çeken, sarığı ve cübbesiyle kendini belli eden Mevlana Türbesinden katılan, İstanbul'un sesi güzel sayılı imam ve müezzinlerinden olan Hacı Ömer Efendi belgelere uzun uzun bakarak, hiçkimsenin beklemediği şekilde,
"Bre kodumun veled-i zinaları, bre kalleş hibineler, Allahım sen aklıma İrfanıma mukayet ol yarabbi, hangi bre densiz imzalar bunu, ben nasıl vaaz veririm nasıl anlatırım bunları... Orrrosspu Çocukları Allahsız Kafir Putperest İbnetorlar...."
Belgeleri elinden fırlattıktan sonra masanın üzerinden alan yeni katılmanın vermiş olduğu rahatsızlıkla dikkatlice okuyan İbn-i Eter Camiasından katılan Sinan Usta eski karışık bir not defterini çıkartarak düşünceli bakışlarla tekrar not tutmaya başlar, belgeleri yanındakine aktarırken şöyle söyler,
"Bu ayrılmanın bu kadar büyük bir savaşa ve böyle bir sona götüreceğini bilmiyordum, keşke Eter'in anlamını Madde'nin sırrını çözebilsek..."
Galata'nın en eskilerinden olan Ahl-i Batin'lerin temsilcisi Evliya Çelebi'nin soyundan gelen Sait Efendi, bundan sadece 3 yüzyıl evvel Seyehatname'nin ciltlerinde yazan anlatılan gidilen yerleri düşünerek,
"Koca 10 cildi, koca cihanı, gezginlerin şahı Evliya Çelebi'nin ayak izlerini geriye kalan bu bit kadar yere mi hapsedecekler, alsınlar canımı daha iyi. Koca seyehatname'nin ilk cildinin şahı İstanbul'umu kaybedersek....Neyleyim ben dertsiz dermanı, İstanbulsuz Arşa çıkmayı..."
Hiçbirşeyden habersiz olanları seyreden, Manastır Kardeşliğini temsilen BüyükAda'nın Aya-Yorgi Manastırı'ndan gelen Keşiş Harun ise etrafındakilerin bakışları altında tedirgin bir şekilde derin bir nefes alarak, belgeleri aldı ve okumaya başladı. Okudukça nefes alışverişi bozulan Ali Çavuş'un bakışlarıyla karşılaşan keşiş hızlıca okumaya devam etti, okuması bittiğinde etrafındaki Zihin'lerin ne düşündüğünü anlar anlamaz, onlar konuşmaya başlamadan kendisi lafa başladı,
"Yemin ederim ki benim bunla bir alakam yok. Böyle bir şeyin olacağından haberim bile yoktu. Eğer ki Zihin'imin aklımın en ufak köşesinde böyle bir düşünce olsaydı, kendimi en ağır şekilde cezalandırırdım. İnanın ki bilmiyorum, böyle bir şey nasıl olabilir, Biz, Kardeşliğimiz, yüzyıllardır hep beraber yaşamışız yanyana, böyle bir şeyi nasıl beklersiniz. Hacı Efendi, inanın doğru söylüyorum, siz demez misiniz inanç ile şüphe yanyana olmaz diye? Lütfen inanın bana, eğer bu planda en ufak bir rolüm olsaydı, gerin beni çarmığa BüyükAda'dan Sümeli'ye kadar at peşinde süründürün, alın canımı, ruhumu, aklımı İrfanımı ama benden bunu beklemeyin. Gerçeği söylüyorum, lütfen inanın!"
Gazi Ali Çavuş, belgeleri getirdiğinden beri beklediği anı yakalamıştı, Harun'un gözlerinin içine bakarak sağ elini omzundaki ceketinden içeri sol omzuna doğru götürdü, hafifçe gözlerini kısıp, bıyık altı bir gülümseme ile Keşiş'in doğruyu söylediğini anladı, velhasıl kelam kurul toplantısının başından beri gayriciddiliğini sürdüren Rıza Bey, durumdan istifade ederek espri ile karışık bir şekilde aşağılamasına başladı,
"Sizin de dünyadan haberiniz yokmuş yahu. Nasıl olsun yıllardır o atpisliği kokan adada 4 duvar manastırda 31e mahkum kalırsanız olacağı bu. Şöyle bir dışarıya çıksanız dünya nimetlerini görseniz..."
Sözünü bitiremeden, Ali Çavuş omuzundaki ceketi yere bırakarak, omuzunda hala inceden inceye kan sızan kurşun yarasını göstererek, sinirli bir şekilde daha fazla aşağılamaya müsade vermeden söze girişir.
"Asıl sen ne bilirsin, dışarda dünyada neler oluyor? Kimsin ki konuşmaya cüret ediyorsun? Hiç top sesleri altında uyumaya çalıştın mı? Patlayan top mermilerinden saçılan dehşetin kokusunu aldın mı, üzerine doğru gelen şarapnel parçalarına rağmen ölüme doğru koştun mu? [Omuzundaki yarayı tutarak] Kalbine isabet edeceği aşikar olan kurşunu görüp Kader'ini sorguladın mı? Dışarda neler oluyor sen ne bilirsin Ayyaş herif!"
Tartışma hafiflerken, toplantının başından beri erkeklerin bağırışları arasında sesini çıkarmayan 2 bayandan, sonsuz Yaşam'ın sırrını buldukları söylenen Lokman Loncasının temsilcisi Doktor Fatma Hatun, belgelere şöyle gözucuyla bakarak şunları dile getirir,
"Hiç bitmeyecek sanki, devamlı verilen bu güzel hediyeyi, ömrümüzü, Yaşam'ımızı bir şekilde hep harcayacağız değil mi? Yazık hep israf, savaşlarda kurşunla ölen canlar israf, barış için mürekkeple lekelenen ağaç yaprakları da israf. [Derin bir iç çekerek] İyi ki Lokman sırrını kendi ile beraber götürdü ve bizi onu koruması için bıraktı, yoksa görüyorum ki kimse hala bu yükü kaldırabilecek kadar Aydınlanmış değilmiş."
Sait Efendi bir irkildikten sonra doğrulup gene hep aynı duayı "seyahat ya resulullah" diyip arkasına bakarken, Fatma Hatun okuduktan sonra, yol yorgunu olduğu herhalinden belli olan [kadın anam yi hiro yi] Ruh Yörükleri'nin temsilcisi Afyonkarahisar'dan gelen Ayşe Ana, önüne gelen kağıtlara aldırış etmeden içtiği Türk Kavhesinden falına baktıktan sonra oturduğu yerden nazik bir şekilde seslenir, insanın Ruhuna işleyen sesi duyan ahali Ana'nın söyleyeceklerini dinler,
"Ah yavrularım, yazık vallaha yazık. Yörüğüz yürürüz diye dağ tepe aştım size haber getireyim diye oysa asıl haber burada patlak vermiş. Ademoğlu işte böyle bir garip yaratık, kendi kendilerine yıllar yılı savaşırlar, arkalarından daima konuşanlar olur. Hiç bilmezler ki ölenlerin şehitlerin Ruhu, yaktıkları yıktıkları doğanın Ruhu kolay kolay affetmez onları. [Falı kapatarak] Öff içim karardı, size ruhani taraftan haber getirdim, söylemesi ne kadar zor anlamanız daha zor ama Sürü'mdeki kürklü dostlarımla konuştuğumda onlar fiziksel temasa geçmeye hazır olduklarını söylediler. 3 Dolunay sonra Konsey toplanacakmış. Orada olamayacağımı söylediğim de sizin, yani bizim, ne yapacağımızı sordular. Ben şahsen Büyük Kurtları kızdırmak istemem..."
Konuşmasına daha da uzun uzadıya devam edecekken, Sait Efendi'nin bakışları arasında hiçlikten bir kapı açılır ve beklenen Baş Büyücü kapıdan çıkıverir.
"Geciktiğim için özür dilerim ama havadisler kötü. Uyuyanların Sevr'ini bir yana bırakalım, daha büyük bir sorunumuz var. Öncelikle Ateş, Ustanın yanından geliyorum, bana bir kaç kağıt bıraktı toplantı sonunda ne anlama geldiğini çözmeni istiyorum. Teknokrasi, İstanbul'da toplandığımızı biliyor ve bize de uyuyanlara imzalattıkları gibi tek taraflı antlaşma imzalatmak istiyorlar, kısaca Kule'yi istiyorlar. Yetmezmiş gibi Ayşe Ana'nın söyleyeceklerini özetleyeyim, Garou'lar tüm dünyada deli gibi dolanıyorlar, Nephandi'ler Entropi Aleminin en dibinden kadim bir yaratığı yer yüzüne çıkartmak istiyorlar. Garou'lar bunun için Büyük Konsey toplamaya başladılar, ama lakin ki eğer biz önce onlara yardım etmez isek sayıları az ve güçleri parçalanmış durumda olduklarından başarılı olamayacaklardır. Teknokrasi'nin adamları gün geçtikçe çoğalıyorlar, yeni dünyada icat edilen buluşlar ile güçleri artıyor, hala yeni katılan dostlarımızın sırrını ışığa çıkartamadık. Zaman gittikçe daralıyor, saklanacak fazla zaman kalmadı, taraf tutmaktan öte taraf olma zamanı geldi."
Fısıldaşmaların ardından kimse, özellikle de İbn-i Eter'lerin Teknokrasi hakkında anlattıklarından ve Ayşe Ana'nın Garou'ların savaşından bahsettikten sonra, Teknokrasi'nin Sevr'ini imzalamaya, ya da ne kadar büyük bir güç belki kazanılacak olsa da Eski Yemin'i bozmaktan çekinip aydınlanma yolundan kopup sonsuz karanlığa gömülmeyi seçmedi. Gelenekseller ve Yüce Dokuzlu Kurulu tekbaşına Galata Kulesi'nin sahibi ve hükümdarı olarak, baskıcı rejime karşı direneceklerini ilan ettiler. Baş Büyücü elindeki notları Ateş'e verdiğinde, Ateş dayanamayıp Sinan'dan yardım istedi. Taraf olma yolunda sevinen Hacı Ömer Efendi Galata'dan şehr-i cennete şöyle bakarak gözlerinde yaşlarla,
"Galata'nın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, benim İman dolu göğsüm gibi serhaddim var, [arkadaşlarına dönerek] Yüce Kurul korkma nasıl böyle bir İrfan'ı boğar! Teknokrasi dediğiniz tek dişi kalmış canavar..."
Sinan anlatırken, Ateş "Buldum!" diye haykırır,
"Üçgen-Yıldız bağlı şebekeler, Alternatif Akımlar, Bakırdan Kan Damarları, Harmonikler, Yıldırım Tanrısı mı, Alset Alokin mi, Bir neden efektif değil, niye 3 yutuluyor? O zaman evet o zaman haklısın Sinan Usta, ama benim Ustam çok zeki hatta çatlak denebilecek türdendir ama bilgisi kuşku götürmez. Baş Büyücü, ustam diyor ki ne bir ne iki ne de 3 ve 3'ün katları, öyle bir bağlanmışız ki ancak 5 seçilmiş Arkana tarafından gizlenebilir ve göreve gidebilir. Ne az ne çok, eğer düşmanlar doğrusal hareket etmiyorlarsa üçgen gibi etrafımızı sardılarsa ancak 5. harmonik en etkili olup distorsiyonu bozulmayı sağlayacaklardır."
Baş Büyücü şaşkın gözlerle baktıktan sonra durumun farkına varır. Olay batin ve barizdir, Yüce Dokuzlu Kurulundakiler kendileri hariç en iyi 5 büyücülerini görev için seçecek, geriye kalanlar Kule'nin dışına çıkamayacaklar, kuleyi Son'a kadar savunacaklardır. Ancak Seçilmiş Beşli, yaklaşan tehlikeyi engelleyip Gelenekseller'i rahata erdirebilirler.